Öğrenci Topluluğu ve Ders Notları

Öğrenciler Platformu

REKLAM ALANI
Tanzimat Sanatçıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tanzimat Sanatçıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2018 Cumartesi


TANZİMAT SANATÇILARI

I. DÖNEM SANATÇILARI (1860 - 1878)

Tanzimat Edebiyatı’nın temel nitelikleri bu dönemde ortaya çıkar. Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Vefik Paşa, Şemseddin Sami, Ali Suavi’nin oluşturduğu I. Dönem Tanzimat sanatçılarının hemen hepsi devlet kademesinde görev almış ve siyasi mücadelenin içinde yer almıştır.

I. Dönem Tanzimat sanatçılarının sanat anlayışları şöyle özetlenebilir:
  • “Sanat, toplum içindir” görüşünü savunmuşlar ve eserlerini bu amaçla yazmaya çalışmışlardır.
  • Eserlerini halkı eğitmek düşüncesiyle yazdıkları için dilde sadeleşmeyi amaçlamışlar, ancak bunda başarılı olamamışlardır.
  • Fransız edebiyatını örnek almışlar, Fransa’da ortaya çıkan romantizm akımının etkisinde kalmışlardır.
  • Batı edebiyatındaki roman, makale, deneme, eleştiri gibi yazın türleri edebiyamızda ilk defa bu dönemde görülmüştür.
  • Ortaya koydukları romanlar, teknik bakımdan kusurludur. Uzun betimlemelere, beklenmedik tesadüflere yer verilen romanlarda olayların akışına müdahale edilir ve okura uzun uzadıya bilgiler verilir.
  • Şiirde divan edebiyatı nazım biçimlerini kullansalar da, içerik olarak adalet, hürriyet, zulüm gibi yeni konuları ele almışlardır. Şiirin konusunu olabildiğince genişletmeye çalışmışlardır.
  • Şiirde biçim güzelliğini değil, içeriği ön plana çıkarmışlardır. Çünkü şiiri, düşüncelerini aktarmada bir araç olarak kullanmışlardır.
  • Türk edebiyatında noktalama işaretleri ilk defa bu dönemde kullanılmaya başlanmıştır.
  • Çeviri edebiyatı, gazetecilik bu dönemde görülür.









II. DÖNEM SANATÇILARI (1878 - 1895)

Batı uygarlığıyla yetişen Tanzimatçıların ikinci kuşak sanatçıları, Modern Türk Edebiyatının yolunu açarlar. Birinci dönemin “toplumcu sanat anlayışı”nı bırakıp “sanat için sanat” anlayışıyla mutlu bir azınlığın edebiyatını oluştururlar. II. Dönem Tanzimat sanatçıları, Recaizade Mahmut Ekrem, Abdulhak Hamit Tarhan, Sami Paşazade Sezai’dir. Bu sanatçılar, eserlerini II. Abdülhamit’in baskıcı yönetimi altında vermeye çalışmışlardır. Bu dönemde Batı edebiyatı örnekleri daha başarılı bir şekilde ortaya konmuştur.

II. Dönem Tanzimat sanatçılarının sanat anlayışları şöyle özetlenebilir:
  • Ağırlaşan siyasi şartlar yüzünden “Sanat için sanat” anlayışını benimsemişlerdir.
  • Toplumsal konuları değil aşk, sevgi, ayrılık, düş kırıklığı gibi bireysel konuları ele almışlardır.
  • Divan edebiyatının etkisi azaldığından edebiyatta yenilik hareketleri belli bir düzeye ulaşmıştır. Özellikle Abdülhak Hamit Tarhan şiirde yeniliğin öncüsü olmuştur.
  • Şiirde biçim yönünden divan edebiyatının etkisi kırılmıştır. Ne var ki yine de ağır bir dil kullanılmıştır.







NABİZADE NAZIM (1862 - 1893)

Tanzimat dönemi hikâye ve romancılarındandır. Eserlerinde realizm ve natüralizmin etkisi görülür. Edebiyat yaşamına şiirle başlayan sanatçı, daha sonra roman ve hikâyeleriyle adından söz ettirir. Asıl başarısını da roman ve hikâyede gösterir.

Nabizade Nazım, “Şairiyet” adlı makalesinde şiirle ilgili düşüncelerini ortaya koyar. O, gerçekçi şiire ilgi duyar. Şiirin okuyucuya hem zevk hem ders vermesini, yararlı olmasını ve gerçekleri dile getirmesini ister. Gerçek şiirin bu şekilde yazılabileceğini düşünür. Şiirde, söz sanatlarına, gerçekliği örselemeyecek biçimde yer verilebileceğine inanır.

Nabizade Nazım, şiirleriyle değil roman ve hikâyeleriyle öne çıkar. Roman ve hikâyelerinde gerçekçiliğe bağlı kalır. Yazar, hikâyeyi romanın özeti olarak kabul eder. Ona göre hikâye ayrıntıya girmez, yalnız olay anlatır. Hikâyede, mitolojiye, efsaneye yer verilmesini doğru bulmaz, doğallık ve sadelik arar. Anlatımında bir sadelik ve samimiyet vardır. Konularını gerçek yaşamdan seçer. Çevreyi ve insanları nesnel bir bakış açısıyla gözlemleyerek anlatır. Edebiyatımızda köy yaşamını işleyen ilk romancıdır. Eserlerinde yalın ve anlaşılır bir dil kullanır.

Eserleri:

Roman:
Karabibik, Zehra

Hikâye:
Zavallı Kız, Bir Hatıra, Yadigârlarım, Sevda, Hâlâ Güzel

Karabibik 

Edebiyatımızdaki ilk köy romanıdır. Edebiyatımızda realizmin başarılı örnekleri arasında yer alır. Bu roman uzun hikâye özelliği de gösterir. Olay Antalya’nın bir köyünde geçer. Nabizade Nazım bu romanında, Antalya’nın Kaş ilçesinin Beymelik köyünde, babasından kalma tarlanın dört dönümünü komşusuna satan Karabibik’in, kalan sekiz dönümü de Yosturoğlu’na kaptırmamak için ortaya koyduğu çabayı dile getirir.

Zehra

İstanbul’da yaşayan bir Türk ailesini anlatan bu romanda psikolojik tahliller ağır basar. Romandaki kişilerin betimlenmesi ve çözümlenmesi oldukça başarılıdır.

Zengin bir ailenin kızı olan Zehra, küçük yaşta annesini yitirdiğinden sevgi ve şefkatten yoksun yetişir. Bu yüzden sinirli, kıskanç ve geçimsizdir. Babası, büyüyünce Zehra’yı yanında katip olarak çalıştırdığı Suphi ile evlendirir. Zehra, kocasıyla bir süre iyi geçinir; ama eski sinirli ve kıskanç hali depreşir. Kocasını herkesten kıskanır. Kocası da bu durumdan çok rahatsızdır.

Suphi’nin annesi ev işlerine yardımcı olmak üzere Hüsnücemal adında güzel bir cariye alır. Bu durum Zehra’yı iyice çileden çıkarır. Karısının baskısından bunalan Suphi, Hüsnücemal’e aşık olur, sonra da onunla evlenir. Ayrı bir eve taşınırlar. Zehra’nın babası ölünce Suphi Zehra’yı boşar.

Zehra, öç almak için bir Rum kadınını Suphi’ye musallat eder. Yosma Ürani, çok kısa bir zamanda amacına ulaşır ve Suphi’yi kendine bağlar. Artık Suphi’nin aklı fikri Ürani’dedir. Ancak işler yolunda gitmez ve Suphi iflas eder. Ürani de ona sırt çevirir. Bu sırada Hüsnücemal üzüntüsünden intihar eder. Suphi ise Ürani’yi unutamaz. Onun sevgilisiyle birlikte yaşadığını öğrenir. İyice öfkelenen Suphi, Ürani’yi ve sevgilisini öldürür. Fakat delil yetersizliğinden kurtulur ve Trablusgarp’a sürülür.

Bu sırada Zehra, Suphi’nin katibi Muhsin’le evlenmiştir; ama mutlu değildir. Bir süre sonra kocası ölür ve Zehra yalnız kalır. Suphi’yi hâlâ sevmektedir. Zehra, eski kocasının başına gelenleri duyunca büsbütün hastalanıp yatağa düşer ve sonunda ölür.

Örnek 1:

Nâbizâde Nâzım’ın Karabibik adlı eseri ile ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

A) Edebiyatımızda realizmin başarılı bir örneğidir.
B) Kırsal kesim gerçeğine ilk kez değinilmiştir.
C) Romandan çok, uzun hikâye özelliklerine sahiptir.
D) Kişilerin bulundukları çevreye göre yazılmış başarılı ilk eseridir.
E) İlk psikolojik romana örnektir.

                                                                            (1987 - ÖYS)

Çözüm: Seçenekleri incelediğimizde, A, B, C ve D’de
verilen bilgilerin doğru olduğunu görüyoruz. Ancak
edebiyatımızdaki ilk pisikolojik roman, Mehmet Rauf’un
“Eylül” adlı romanı kabul edilmektedir.

                                                                                 Cevap E

Örnek 2:

Tanzimat’ın ilk kuşağını oluşturan Şinasi, Ziya Paşa,
Namık Kemal ve Ahmet Mithat bu dönemin toplumsal
yaşamını değişik ölçülerde edebiyata yansıtmaya çalışmıştır.
İlk kuşaktan sonra, ----, ----, ----, ---- oluşan
ikinci kuşak, bu toplumsal sanat anlayışını arka plana
atarak daha çok insanı ve onun kişisel serüvenini ele
almıştır.

Bu parçada verilen bilgilere göre boş bırakılan yerlere
aşağıdakilerden hangisi getirilebilir?

A) Tevfik Fikret - Cenap Şehabettin - Ali Ekrem - Süleyman Nazif’ten
B) Halit Ziya - Mehmet Rauf - Hüseyin Cahit - Ahmet Şuayıb’dan
C) Rıza Tevfik - Mehmet Emin - Mehmet Âkif - Muallim Naci’den
D) Recaizâde Ekrem - Abdülhak Hâmit - Samipaşazâde Sezai - Nabizâde Nâzım’dan
E) Yahya Kemal - Halide Edip - Yakup Kadri - Refik Halit’ten

                                                                            (2008 - ÖSS)

Çözüm: Tanzimat’ın ilk kuşak sanatçıları Şinasi, Namık
Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat Efendi, Şemseddin
Sami, Ahmet Vefik Paşa; ikinci kuşak sanatçıları
ise Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit Tarhan,
Muallim Naci, Sami Paşazade Sezai, Nabizâde
Nazım’dır. Öyleyse boşluklara D seçeneğindeki sanatçılar
getirilmelidir.

                                                                                  Cevap D

MUALLİM NACİ (1850 - 1893)

Tanzimat Edebiyatı’nın önemli şairlerdendir. Eski edebiyat geleneğine bağlı olan Muallim Naci, eski edebiyat- yeni edebiyat tartışmasında eski edebiyatı benimseyenlerin öncüsü olarak görülür.

Muallim Naci, edebiyatımızdaki aşırı değişme dönemi içerisinde, tutumu iyi anlaşılmamış, yeni sanata düşman, eskiye sıkı sıkıya bağlı olarak görülmüştür. Onun, eski edebiyata bağlılığı, körü körüne bir bağlılık değildir. Şiirde eskiye bağlı kalarak yenilik yapma düşüncesindedir. Muallim Naci, “göz için kafiye” ilkesini benimser ve bu konuda Recaizade Mahmut Ekrem’le yaptığı tartışmalar ünlüdür. Recaizade Mahmut’un “Zemzeme” sine karşılık “Demdeme”yi kaleme almıştır.

Muallim Naci, divan şiirinin etkisiyle yazdığı şiirlerinde Nedim ile Nabi’nin etkisindedir. Ancak yeniliklere de açıktır. Divan şiirini beğenmesine karşın onu gerçekçi olmadığı için eleştirir. Bu yüzden de birçok şiirinde gerçekçi tabiat tasvirlerine yer verir. Eski şiirin savunucusu olarak ünlenmesine karşın Batılı şiir tarzında da başarılı şiirler yazar. Aruzu kusursuz olarak Türkçeye uygular. Veznin ve kafiyenin, şiirin çekiciliğini artıran bir süs olduğunu belirterek bu unsurları kullanmanın mecburi olmadığını dile getirir. Buna rağmen şiirde vezin ve kafiyeyi başarıyla kullanır.

Türkçenin kısa heceleri, ilk olarak Muallim Naci ile uzamaya başlar. Eski şiirin tadını duyan şair, mısralarını aksamayan güzel seslerle süsler. Onun Türkçe söyleyişteki etkin gücü, kendisinden sonra gelen Tevfik Fikret ve Mehmet Akif üzerinde etkisini gösterir. Bunu Mehmet Akif: “Naci olmasaydı, Fikret de ben de olmazdık.” sözüyle açıklar. Muallim Naci’nin şiir dili, Türkçe sözcüklere yer verişi yönünden döneminin şairlerinden daha ileri düzeydedir.

Muallim Naci’nin şairliğinin yanında, yazarlığı da önemlidir. Nesirleri yeni, sade ve düzgündür. Sade, basit ve konuşma diliyle yazı dili arasındaki ikiliği ortadan kaldırmaya çalışır. Nesir alanında güzel örnekler verir.

Şiirin yanında eleştiri, anı, tiyatro, tarih, sözlük, edebiyat bilgileri alanında eserler vermiştir. Arapça, Farsça ve Fransızcadan çeviriler yapmıştır.



Eserleri:

Şiir:
Ateşpâre, Şerâre, Fürûzan

Eleştiri:
Demdeme (Şiir-eleştiri)

Düzyazı:
Istılahat-ı Edebiyye (Edebi Bilgiler)

Sözlük:
Lugat-i Naci

SAMİ PAŞAZADE SEZAİ (1860 - 1936)

Tanzimat Edebiyatı’nın hikâye ve roman yazarıdır. Hikâye, roman, sohbet, gezi, makale türünde eserler verir. Edebiyatımıza ilk küçük hikâyeyi o getirmiştir. Hikâye ve romanlarında, halkın içinden kahramanları, kendi dilleri, çevreleri ve günlük yaşamlarıyla yansıtmıştır.

Namık Kemal’e hayranlığı, nesirde onun üslubunu benimsemesine neden olur. Ancak zamanla bu etkiden uzaklaşır, kendi üslubunu bulur. Üslubun ele alınan konuya göre değişkenlik gösterdiğine inanır.

Sami Paşazade Sezai, kısa hikâyenin kurucusu sayılır. En küçük şeylerin bile hikâye konusu olabileceğini savunur. Onun kısa hikâyeleri, küçük olayları konu edinmesi, hayatı ve insanları anlatması bakımından önemlidir. Bu yönüyle kısa hikâye alanında gerçekçi akımın öncülerinden sayılır.

Hikâyelerinde romanlarından daha güçlü bir teknik vardır. Küçük, önemsiz, şaşırtıcı konuları, olmuş olması mümkün olayları, ruh çözümlemeleriyle, doğal ve günlük konuşma diliyle işler. Şiirlerinde romantizmin, roman ve hikâyelerinde realizmin etkisi görülür.

Eserleri:

Roman:
Sergüzeşt

Hikâye:
Küçük Şeyler

Tiyatro:
Şîr (Piyes)

Hatıra:
İclal

Sergüzeşt

Bu roman, Türk romancılığında yeni bir akımın öncüsü gibidir. Yöresel gerçeklerden kaynaklanarak evrensele açılan bir nitelik taşır. Toplumcu bir gözlemle köleliğin tüm acılarını esir kız Dilber’le birlikte okura da hissettirir. Romanda Kafkasya’dan kaçırılarak İstanbul’a getirilen dokuz yaşlarında güzel bir Çerkez kızı olan Dilber’in yaşadığı sıkıntılar anlatılır.

Küçük Şeyler 

Sami Paşazade Sezai’nin hikâyelerinin bulunduğu bu eser edebiyatımızdaki küçük hikâye türünün ilk örneği sayılır.

ABDÜLHAK HAMİT TARHAN (1852 - 1937)

Abdülhak Hamit Tarhan, modern edebiyatımızın kurucularındandır. Kendinden önceki Tanzimatçıların getirdiği görüşleri, yenilikleri çok daha ileriye götürür. Tanzimat şiirine biçim ve içerik yönünden yenilikler getiren asıl şair Abdülhak Hamit’tir. “Şair- i Âzâm” olarak bilinir. Şiire eski tarz denemelerle başlar ancak bu şiirlerini kitaplarına almaz. Batı şiirinde gördüğü her yeniliği Türk şiirine getirmiş, böylece divan şiiri geleneğine son vermiştir. Divan şiirinin nazım biçimlerini kullanmamıştır. Şiirde vezin, kafiye ve dile önem vermemiştir. Bazen anlaşılır, bazen ağır bir dil kullanmıştır.

Abdülhak Hamit, hece veznini birkaç eserinde dener. Hece veznini duraksız kullanır. Ahenkli ve müzikal değeri olduğu için daha çok, aruzu tercih eder. Şiirlerinde ağır bir dil kullanır. Türk dilinden ve halkından uzak bir edebiyat adamı anlayışı sergiler. Adeta bir salon edebiyatı oluşturur.

Romantizmin etkisinde olan şairin şiirlerinde coşkun bir lirizm vardır. Şiirlerinde tabiat, hayat, ölüm, insanlık gibi konuları ele almıştır. Söyleyişte tezat, Abdülhak Hamit’in en önemli özelliğidir. Görünende görünmeyeni arar, fizik alemle değil, metafizik alemle ilgilenir. Yüce duyguları, büyük düşünceleri anlatabilmek için dil kurallarını kimi zaman zevksizliğe düşürecek kadar zorlar. Heceyi, serbesti, kafiyesizi, her türlü nazım şeklini deneyen şair, bazen şiiri oyunlaştırır, bazen oyunu şiirleştirir. Onda vezin, kafiye, dil endişesi ikinci planda yer alır. Şiirlerinin birçok mısrasında şiiriyetin aşırılığına kaçar, kimi zaman da sıradan mısralar yazar. Bu tezat, onun şiir, tiyatro ve nesirlerinde sık sık görülür.

Abdülhak Hamit, şiiri: “En güzel, en büyük, en doğru şiir dehşet verici bir gerçeğin baskısı altında hiçbir şey söyleyememektir. İnsan bazı kerre, hatırına gelen bir hayali tanıyamaz, o kadar güzeldir. Zihinde uçan bir fikre yetişemez, o kadar yüksektir. Kalbinde doğan bir hissi bulamaz, o kadar derindir. Bir acz ile feryat koparır yahut pek karanlık bir şeyler söyler yahut hiçbir şey söyleyemez de kalemini ayağının altına alıp ezer, bunlar şiiirdir.” sözleriyle açıklar.

Tiyatrolarında çoğunlukla tarihi konuları ele alır. Türk, Arap, Yunan, Asur ve Osmanlı tarihinden aldığı konuları anlattığı tiyatrolarının bazılarını manzum, bazılarını nesir, bazılarını nazım-nesir karışık olarak kaleme alır. Oynanmak için değil okunmak için tiyatro yazdığı için sahne tekniğine önem vermez.

Eserleri:

Şiir:
Makber, Sahra, Belde, Bâlâdan Bir Ses, Ölü, Hacle, Divaneliklerim, Validem, Tayflar Geçidi

Tiyatro:
Macera-yı Aşk, İçli Kız, Duhter-i Hindu, Tarık, Nesteren, Eşber, Finten, Sardanapal


Makber
Abdülhak Hamit Tarhan’ın en ünlü şiirlerindendir. Şair, bu şiiri çok sevdiği karısının ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getirmek için yazmıştır. Makber adlı şiir kitabında sanat değeri yüksek şiirler bulunmaktadır.

Sahra
Edebiyatımızdaki ilk pastoral şiir örneklerinin yer aldığı bu şiir kitabı serbest tarzda yazılan şiirlerden oluşmaktadır.

Belde
Abdülhak Hamit’in bu şiir kitabında kimi şiirlerini Batı şiiri nazım biçimleriyle yazmıştır. Hatta dizelerde yer yer Fransızca sözcüklere de rastlanmaktadır. Bu şiir kitabındaki kimi şiirlerin serbest ölçüyle yazıldığı görülmektedir.

Macera-yı Aşk
Yazarın, ilk tiyatro eseridir. Dört perdelik bir oyundur.

Örnek :

Onun tiyatro eserleri, sahne tekniği açısından zayıf olduğu
gibi dil açısından da oynanmaya elverişli değildir.
Piyeslerinin bir bölümü manzum, bir bölümü nesir,
bir bölümü de nazım-nesir karışık olarak yazılmıştır.
Bunların birkaçının konusu günlük hayattan alınmış fakat
çoğunda tarihi bir olay işlenmiştir.

Bu parçada sözü edilen sanatçı aşağıdakilerden hangisidir?

A) Abdülhak Hamit 
B) Muallim Naci
C) Şinasi 
D) Ahmet Vefik Paşa
E) Şemsettin Sami

                                                                 (1995 - ÖYS)

Çözüm: Tiyatrolarını oynanması için değil, okunması
için yazan sanatçı Abdülhak Hamit Tarhan’dır. Sanatçı
kimi tiyatrolarını nazım, kimilerini nesir, kimilerini de
nazım-nesir karışımı olarak yazmıştır.

                                                                     Cevap A

RECAİZADE MAHMUT EKREM (1847-1914)

Edebiyatımızın yenileşme ve gelişmesinde büyük emeği olan yazarlarımızdandır. Gençlere edebiyatı öğretme gayreti içinde olmuştur. Tanzimat ve Batı edebiyatı değerlerinin yayılmasına çalışır. Edebiyatımızdaki Batılılaşma hareketinin etkinleşmesinde önemli bir yeri olan Recaizade Mahmut Ekrem, Servet-i Fünun edebiyatının temellerinin atılmasına büyük katkı sağlamıştır.

Yeniliğin savunucusu olan sanatçı, eserlerini “sanat için sanat” anlayışıyla yazmıştır. “Zerratten şümûsa kadar her güzel şey şiirdir.” düşüncesiyle Türk şiirinin konusunu genişletmiştir. “Kelebek, ödünç alınmış kitap içinde bulunmuş çiçek, yaprak, yatağında kitap okuyan kadın, kuzu otlatan kız” gibi çok farklı konular onun şiirinde kendisine yer bulmuştur. Divan şiirinin temel ilkelerinden olan “Göz için kafiye” anlayışını terk ederek “kulak için kafiye” ilkesini benimsemiştir. Bu yüzden eski edebiyatı savunanlarla tartışmalara girmiştir. Özellikle Muallim Naci ile yaptığı kafiye tartışmasıyla ünlenmiştir.

Recaizade Ekrem’e göre şiirin tek amacı olan güzellik, tabiatta ve insanda gizlidir. Tabiat ve insan konulu şiirlerini duygu, hayal ve düşünce ekseninde ele almıştır. Şiirde doğal, düzgün ve külfetsiz bir dil kullanma amacındadır. Söyleyişte güzelliğe, inceliğe ve ahenge önem vermiştir. “Kafiye ve vezin”e önem vermiştir. Ancak şiiri güzelleştirmekte kafiyenin, vezinden daha ön planda olduğuna inanmıştır. O, “Şiirin, şairin istediği zaman değil, ancak ilham perisinin geldiği zaman doğacağına” inanmıştır.

Şiirlerinde divan edebiyatı nazım biçimlerini kullanmıştır. Bu klasik biçimler üzerinde zaman zaman değişiklikler yapmıştır. Şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmıştır. Bir ara heceyi de denemiştir. Oğlu Nejat’ın ölümü onu derinden sarsmıştır. Bu yüzden şiirlerinde elem ve hüzün ağır basmaktadır.

Divan edebiyatının etkisinin görüldüğü dilinde halk edebiyatının ve Fransız edebiyatının izlerini görmek de mümkündür.

Güçlü bir edebiyat eleştirmeni olan sanatçının şiirleri, çok da başarılı değildir. Şiirleri nazım tekniği yönünden kusurlar içerir. Şiirlerinde vezin ve kafiye gereği yazılmış, sanat zevkinden yoksun dizeler vardır.

Recaizade Mahmut Ekrem, Fransız edebiyatının romantik şairlerinden şiir çevirileri de yapmıştır. Şiirin dışında roman, hikâye, tiyatro, eleştiri, hatıra, inceleme, çeviri türlerinde eserler de vermiştir. Nesirlerinin dili, şiirlerinde kullandığı dilden daha başarılıdır.

Eserleri:

Roman:
Araba Sevdası

Hikâye:
Muhsin Bey, Şemsa

Tiyatro:
Afife Anjelik, Çok Bilen Çok Yanılır, Vuslat, Atala

Şiir:
Nağme-i Seher, Yadigâr-ı Şebâb, Pejmürde, Zemzeme

Eleştiri:
Takdir-i Elhan

Düzyazı:
Talim-i Edebiyat (Edebiyat Bilgileri)

Araba Sevdası
Türk edebiyatındaki ilk realist romandır. Mahmut Ekrem, bu romanında yanlış Batılılaşma anlayışını mizah ögeleriyle gözler önüne serer. Roman, Batılılaşmayı yanlış anlayan, kendi kültürüne yabancılaşmış bir genç olan Bihruz Bey’in yaşadıklarını anlatır. Babası ölünce Bihruz Bey ile annesine büyük bir miras kalır. Bihruz Bey, kendisine kalan paranın hiç bitmeyeceğini sanarak kendini eğlenceye kaptırır. Gösteriş olsun diye cebinde Fransızca dergiler taşır. Cümlelerinin arasına “bonjur, bonsuvar” gibi Fransızca kelimeler sıkıştırır. En büyük tutkusu faytonla gezmektir. Romanın kahramanı Bihruz Bey, hayali bir aşkı, Periveş Hanım’da somutlaştırmaya çalışır.

Zemzeme 


Eski edebiyat yanlısı Muallim Naci ile Recaizade Mahmut Ekrem’in tartışmaları ünlüdür. Mahmut Ekrem’in “Zemzeme”sine karşılık, Muallim Naci “Demdeme”yi yazmıştır.

ALİ SUAVİ (1838 - 1878) 

Türk edebiyatının düşünür ve yazarlarındandır. İleri sürdüğü düşüncelerle büyük etkiler uyandırır. Ali Suavi, medresede eğitim görür. Bursa ve Filibe Rüştiyelerinde öğretmenlik, Galatasaray Sultanisi’nde müdürlük yapar. Bu dönemde Mustafa Fazıl Paşa’nın himayesi altındadır. 1866’da Muhbir gazetesinde yazılar yazmaya başlar. Bu gazetedeki yazılarında, camilerdeki vaazlarında devrin yönetimini eleştirdiği için Kastamonu’ya sürülür. 1869’da oradan Avrupa’ya kaçmıştır. Avrupa’da kaldığı yıllarda gazetecilik yapar; Londra’da Muhabir, Paris’te Ulum gazetelerini çıkarır.

1876’da yurda dönünce Basiret’te meşrutiyeti ve Mithat Paşa’yı sert bir dille eleştirir. İşsiz kaldığı bir sırada V. Murat’ı tekrar tahta çıkarmak için beş yüz kadar Rumeli göçmeniyle Çırağan Sarayı’nı basar. Olay yerine yetişen Beşiktaş Muhafızı Hasan Paşa tarafından öldürülür.

Tanzimat döneminin fikir yapısında hareketli, canlı, hatta renkli bir kişilik sergileyen Ali Suavi, kültürlü bir ailede yetişmemesine, düzenli bir eğitim almamasına karşın basın ve edebiyat dünyasında kendisini göstermiş usta bir yazardır. Bir dönem medresede eğitim görüp dini bilgilerle yetişmesi, sonra Avrupa’ya gidip Batı kültürünü tanıması ve ona uyum sağlaması, meşrutiyeti savunması onun değişken ve canlı bir karakter yapısı olduğunu gösterir. Bir yandan dinî eğitim almasından dolayı İslam birliğini savunması, bir yandan Meşrutiyeti desteklemesi onun çelişen bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Öyle ki bir dönem kendisini koruyup kollayan Ziya Paşa, Namık Kemal gibi isimlerin bile aleyhinde bir tavır sergiler.

Ali Suavi, Tanzimat döneminin fikir hayatının en karakteristik yapısı olan Doğu ve Batı kültürünün edinilmesinde çaba gösteren isimlerdendir. O, dini ilimlerden felsefeye, tarihten coğrafyaya, gazetecilikten politikaya, dilden edebiyata kadar pek çok konu üzerinde yazılar yazmıştır. Türk tarihiyle ilgili değerlendirmelerinde, Türk ırkının dünyanın en eski ve medeni ırklarından biri olduğunu savunmuş, buna bağlı olarak Türkçenin dünyanın en eski ve mükemmel dillerinden biri olduğunu belirtmiştir. Hatta Şinasi’nin başlatmış olduğu “sade Türkçe” fikrinin özellikle gazete dilinde uygulanmasını benimsemiştir. Bu düşünceleri ile o, Türkçülük hareketinin öncüleri arasında gösterilmiştir.

Bütün bunların yanında Ali Suavi’nin siyasi kimliği ön plana çıkar. Devlet yönetiminde laiklik ilkesini savunur. Yönetimde meşrutiyet, onun en çok savunduğu sistemdir. Genç yaşta ölmesine karşın fıkıh, hukuk, tarih, coğrafya, filoloji ve biyografi türünde pek çok eser vermiştir.

Eserleri:
Kamus’ül-Ulum Vel-Maarif, Ali Paşa’nın Siyaseti, Hukuk’üş Şevari, Hive Hanlığı


AHMET VEFİK PAŞA (1823 - 1891)

Aydın bir devlet adamı olmakla birlikte, asıl ününü edebiyat alanında ortaya koyduğu eserlere borçludur. Ahmet Vefik Paşa, Batılılaşma sürecinde millî değerlere bağlı kalarak Türkçülük hareketini gündeme taşımıştır. Giyinişinden, evinde kullandığı eşyalara kadar geleneklere bağlıdır. Her alanda kendi öz benliğimize dönmemizi ister. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca bilir; ayrıca İngilizce, Almanca, Latince, Rusça okuyup yazmaktadır. Edebiyatımızda ilk adapte tiyatro oyununu yazan, Moliére’in hemen bütün komedilerini Türkçeye çeviren odur.

Anadolu Türkçesindeki sözcükleri ilk defa Ahmet Vefik Paşa toplamış, Orta Asya Türkçesinden, milliyetimizi ve tarihimizi aydınlatıcı eserleri dilimize kazandırmıştır. Türk dili, Türk tarihi ve folklor alanındaki çalışmalarıyla edebiyatımızda önemli bir yere sahiptir. Eserlerinde halkın anlayabileceği bir dil kullanır. Halka tiyatroyu sevdirmeye çalışır.

Ahmet Vefik Paşa’nın en verimli dönemi Bursa’da vali olduğu yıllardır. Valiliği sırasında Bursa’da bir tiyatro kurar. Moliére’den oyun çevirileri yapar ve bu oyunları sahneye koyar. Ermeni oyunculardan bir tiyatro grubu oluşturur. Böylece Türk tiyatrosuna önemli katkılarda bulunur.

Ahmet Vefik Paşa’nın en önemli yanı, Batılılaşma sürecinde Batı’ya öykünmeden millî değerlere bağlı kalması, milliyetçilik düşüncesiyle Türkçülük hareketini gündeme getirmiş olmasıdır. Çalışmalarını dil ve tarih alanında yoğunlaştırır. Eserleri Türk gelenek ve göreneklerine uygun özellikler taşır. Kullandığı dil ve yerel söyleyişler, üslubuna daha bir canlılık kazandırır. Çevirilerinde halkın diline yer verir.

Eserleri:
Hikmet-i Tarih, Şecere-i Türk, Fezleke-i Tarih-i Osmanî, Lehçe-i Osmanî


ŞEMSETTİN SAMİ (1850 - 1904) 

Tanzimat döneminde dil, sözlük ve ansiklopedi alanında yaptığı çalışmalarıyla tanınan bir yazarımızdır. Yazı hayatına gazetecilikle başlar. Doğu ve Batı dillerini iyi derecede öğrenir, çeviri çalışmalarıyla ilgi toplar. İlk çalışmaları dil yönünden zayıftır. Daha sonra yazdığı “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat” adlı romanda dile tam olarak hakim olmadığı için eleştiriye uğrar. 

Dil konusundaki çalışmalarının yanında tarih ve coğrafya ile ilgili araştırmalar da yapmıştır. Sözlük ve ansiklopedilerin dışında roman, piyes ve makale türünde eserler vermiş, çeviriler yapmıştır. Ancak Şemsettin Sami, dil alanında çalışmalar yaptığından dilci olarak üne kavuşmuştur; roman ve oyunlarıyla bu türlerin gelişmesine katkı sağlamasına rağmen Türk edebiyatında roman veya oyun yazarı olarak pek anılmaz. 

Şemsettin Sami, zamanının en büyük dil bilgini sayılmaktadır. Türk dilinin gelişmesi, sadeleşmesi, dil bilgisinin derlenip toparlanması ve sözlük oluşturulması için çok büyük çaba göstermiştir.

Yazarın edebiyat yaşamında çevirilerin önemli bir yeri vardır. Yaptığı çeviriler içinde “Sefiller” ve “Robinson” beğenilir. Metne olduğu gibi bağlı kalması, cümle yapısını korumaya çalışması ve üslup endişesi taşıması yönünden eleştirilir. O, yine de “metne bağlı çeviri” anlayışından vazgeçmez.

Gazeteler, dergiler çıkarmıştır. Elliye yakın eser veren Şemsettin Sami’nin bazı eserleri basılamamıştır.

Eserleri:

Roman:
Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat

Sözlük (Lugat):
Kamûs-ı Türkî, Kamûsû’l Â’lâm, Kamûs-ı Fransevî, Kamûs-ı Arabî

Çeviri:
Sefiller, Robinson, Şeytanın Yadigârları

Tiyatro:
Seydi Yahya, Besa yahut Ahde Vefa, Gave


Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat 
Türk edebiyatındaki ilk roman olarak kabul edilir. Romanda görücü usülü evlilik ve bunun sakıncaları romantizm içinde ele alınır. Küçük yaşta babasız kalan Talat’ı, annesi Saliha Hanım büyütür. Talat’ın işe gidip gelirken uğradığı bir dükkan vardır, Hacı Mustafa’nın dükkanı... Hacı Mustafa, Fitnat’ın üvey babasıdır. Fitnat’ın annesi Zekiye Hanım, Fitnat’a hamileyken kocasından ayrılmış, Hacı Mustafa ile evlenmiş ve birkaç yıl sonra da ölmüştür.

Talat, bir gün eve dönerken Hacı Mustafa’nın dükkanının üstündeki evin cumbasında Fitnat’ı görür; görür görmez de ona tutulur. Fitnat da Talat’ı sevmektedir. Ancak Fitnat, Hacı Baba’nın korkusundan sokağa çıkamaz. Talat, çarşaf giyerek kadın kılığında eve girer ve Fitnat ile konuşur. Ne var ki Hacı Baba, Fitnat’ı Ali Bey adında zengin bir adamla evlendirir. Fitnat, Ali Bey’i yanına yaklaştırmaz. Kendi kendine kahreder ve kurtuluşu ölümde bulur. Fitnat, sevdiği gençten ayrılmanın derin üzüntüsüyle intihar eder. Fitnat’ın boynunda annesinin taktığı bir muska bulunmaktadır. Kocası olan Ali Bey, bu muskayı açıp okuyunca öz kızıyla evlendiğini anlar ve çıldırır. Talat’tan altı ay sonra Ali Bey de ölür.

Kamûs-ı Türkî
Edebiyatımızdaki ilk sözlüktür. Bu sözlük, dilcilerin yararlanacağı bir başucu kitap niteliğindedir.


AHMET MİTHAT EFENDİ (1844 - 1913) 

Türk edebiyatının en üretken sanatçılarındandır. Ahmet Mithat Efendi, roman, hikâye, anı, eleştiri, çeviri gibi türlerde iki yüze yakın eser vermiştir. Edebiyat, tarih, ziraat, coğrafya, iktisat gibi birçok alanda eserleri vardır. Onun bir diğer özelliği de gazeteciliğidir. Çıkardığı gazeteler de önemlidir.

Eserlerinde sade ve anlaşılır bir dil kullanmaya özen göstermiştir. Kendisini halkın öğretmeni gibi gören yazar, eserlerini halkı eğitmek ve bilgilendirmek, halka okuma zevki aşılamak için kaleme almıştır. Halkın psikolojisini çok iyi bilir. Halka yakınlığı ve onları aydınlatmaya çalışması nedeniyle “hâce-i evvel” (ilköğretmen) olarak anılır. Akla gelebilecek her türlü konuda halka ders vermeye çalışır. Halk arasında okuma hevesini ve merakını uyandırmaya çalışır. Eserlerini halk için yazdığı için “halkın yazarı” olarak da nitelendirilir. Kalemini halkın eğitimi için kullanır. Ahmet Mithat, halk için yazmasına, halka okuma zevki aşılamaya çalışmasına karşın, eserleri sanatsal değerden yoksundur. Çok okuyup yazdığı için “yazı makinesi” olarak da anılmıştır.

Ahmet Mithat, döneminin en çok okunan romancısıdır. Ona göre, “Roman, bir insan topluluğu içinde görülen hallerden birisini ya da kimilerini kağıt üzerinde koymak” tır. O romanla ilgili görüşlerini şöyle açıklar: “Roman, genel ahlakın tayin ettiği yaşantılar içinde oluşur. Avrupa’nın romanı nasıl kendine ait ise, bizimde romanımız kendimize ait olmalıdır. Avrupa’nın romanı nasıl kendine ait ise, bizim de romanımız kendimize aittir. Avrupa’nın kendi hayatımıza uymayan romanlarını örnek almamız yanlıştır. Millî bünyemize uyan romanı esas almalıyız. Milletin örf ve âdetleri, inanç ve davranışları romanı şekillendiren önemli unsurlardır. Roman milletle bütünleşmelidir. Millet başka, roman başka olmalıdır.”

Ahmet Mithat, romanlarında kendi kişiliğini gizlemez. Sık sık okuyucuya: “Ey kari! Ey karie!” diye seslenir. Okura kendi görüş ve düşüncelerini aktarır. Yerine göre okuyucuyla karşılıklı sohbet eder. Onun olaya üçüncü bir kişi olarak karışması, kişisel düşüncelerini söylemesi, okura sorular sorup onları yine kendisinin cevaplaması, halk edebiyatındaki meddah tekniğiyle yakından ilgilidir. Romanlarında sorunlara çözümler getirir. Romanlarının sonunda iyileri ödüllendirir, kötüleri cezalandırır. Romanlarında beklenmedik tesadüflere yer verir. Romanlarında Türk toplumunun o dönemdeki değer yargılarına, hayat görüşüne uygun, olumlu ve olmsuz tipleri ele alır. Halkın anlayabileceği yalın ve anlaşılır bir dil kullanır.

Ahmet Mithat’ın romanları, roman tekniği bakımından kusurlu sayılır. Çünkü romanlarının akışını keserek okura uzun uzun açıklamalar yapar, bilgiler aktarır. 
Ahmet Mithat’ın bir diğer özelliği de gazeteciliğidir. Gazeteyi, düşüncelerini halka aktarmada, halkı aydınlatıp Batı uygarlığı düzeyine ulaştırmada bir araç olarak görür. “Tuna, İbret, Devir, Bedir, Ceride-i Askeriyye, Basiret, Tercüman-ı Hakikat vb.” gazetelerde çalışır. Gazetecilikten yetişen bir yazar kimliği sergiler. Edebiyatımızda hikâyeci, romancı ve gazeteci olarak isim yapar. Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi yazarların yetişmesinde emeği vardır. Gazetelerinde bu yazarların yazılarını, eserlerini yayınlayarak onlara destek çıkar.

Ahmet Mithat, halkı bilgilendirmek, eğitmek amacıyla hemen her konuda eserler vermiş ve bu konuda başarılı olmuştur. Zaten o, eserlerini sanatsal kaygılarla ya da geleceğe kalmak için yazmamıştır. Onun sanatını böyle görmek gerekir.

Eserleri:

Roman:
Hasan Mellah, Hüseyin Fellah, Dünyaya İkinci Geliş,
Felatun Beyle Rakım Efendi, Paris’te Bir Türk, Henüz 17 Yaşında, Dürdane Hanım

Hikâye:
Letaif-i Rivâyât

Gezi:
Avrupa’da Bir Cevelan

Gazete:
Bedir, Devir, Tercüman-ı Hakikat

Felatun Beyle Rakım Efendi 
Ahmet Mithat Efendi’nin, Rodos adasında sürgün olduğu yıllarda yazdığı bir romandır. Bu romanın edebiyatımızda özel bir yeri vardır. Romanda iki tipin çatışması anlatılır. Felatun Bey, Batı’ya özenen, halktan uzaklaşan ve alafranga davranışlarıyla gülünç duruma düşen bir tiptir. Rakım Efendi ise, akıllı, yeniliklere açık, eğitime önem veren, çalışkan bir tiptir. Rakım Efendi, Ahmet Mithat’ın kendi yaşamından bir yansımasıdır adeta. İşte romanda bu iki tipin çatışması anlatılır.

Letaif-i Rivâyât 
Edebiyatımızdaki ilk hikâye kitabı olarak kabul edilir. Letaif-i Rivayat, Ahmet Mithat Efendinin 1870-1894 yılları arasında neşrettiği yirmi beş kitaptaki otuz hikâye ve romandan meydana gelen külliyatın ortak adıdır. İçlerinde hacmi, kurgusu ve zengin kişi kadrosu veya kişilerin geniş bir çerçevede veriliş ile romanı olarak değerlendirilebilecek eserler de bulunmakla birlikte, bunların çoğunu “büyük hikâye” kategorisine koyabiliriz. 
Bu hikâyelerin çoğu, konusunu bizim hayatımızdan almakla birlikte içlerinde konusu Fransa’da geçen ve dolayısıyla kişi kadrosu yabancılardan oluşanlar da bulunmaktadır. Külliyatın yedinci kitabı ise bir tiyatro eseridir.

Örnek 1:

Kimilerine göre edebiyattaki bilgiler, bilim ortamından
edebiyat ortamına bir tür çeviridir. Edebiyat, bilginlerin
daha önce araştırıp bulduğunu halka yayan bir araçtan
başka bir şey değildir. Edebiyat yazarı, coğrafya,
fizik, sosyoloji, tarih gibi erişebildiği her kaynağa uzanır.
Belli sonuçları halk için yorumlamak, halka açmakla
görevlidir bu tür edebiyat.

Yukarıda belirtilen edebiyat anlayışına uygun eserler
veren yazarımız kimdir?

A) Namık Kemal
B) Şemsettin Sami
C) Ahmet Mithat Efendi
D) Halit Ziya Uşaklıgil
E) Yakup Kadri Karaosmanoğlu

                                                          (1987 - ÖYS)

Çözüm: Coğrafya, fizik, tarih gibi çok farklı konularda
eserler veren, bunları halkı aydınlatmak için yapan sanatçı
Ahmet Mithat Efendi’dir.

                                                                  Cevap C

Örnek 2:

Onun için, edebiyat bir araçtır. Halkın kültürel düzeyini
yükseltmek için, halkın anlayabileceği bir dille yazdıklarını
biçimlendirir. Nitekim romanlarındaki öğreticiliğin
özünde böyle bir kaygı vardır. Ayrıca romanlarında
özellikle ahlak, toplumsal adalet kavramlarına ağırlık
verir.

Bu parçada sözü edilen Tanzimat Dönemi sanatçısı aşağıdakilerden hangisidir?

A) Şinasi
B) Ahmet Mithat Efendi
C) Abdülhak Hamit Tarhan
D) Muallim Naci
E) Recaizade Mahmut Ekrem

                                                               (2011 - LYS)

Çözüm: Edebiyat bir araç olarak gören, halkın kültürel
düzeyini yükseltmek için, halkın anlayabileceği bir dille
yazdıklarını biçimlendiren, romanlarındaki öğreticiliğin
özünde böyle bir kaygı yatan, ayrıca romanlarında
özellikle ahlak, toplumsal adalet kavramlarına ağırlık
veren Tanzimat Dönemi sanatçısı Ahmet Mithat Efendi’dir.

                                                                   Cevap B




NAMIK KEMAL (1840 - 1888) 

Türk edebiyatının büyük şairlerinden biridir. Türk milletine öz benliğini, millî ve manevi değerlerini, vatan topraklarını korumak şuuru kazandırmak için şiirler yazmıştır. Yazdığı bu şiirlerden dolayı “vatan şairi” olarak nitelenmiştir. “Vatan şairi” olarak bilinmesinde ondaki güçlü vatan sevgisi de etkili olmuştur. 

Namık Kemal, sanatı, halkı bilinçlendirip ona fayda sağlamak, düşüncelerini yaymak için bir araç olarak kullanır. Hemen her türde başarılı eserler verir. Siyasetle çok içli dışlı olduğundan bir dönem sürgün hayatı da yaşayan Namık Kemal’in eserlerinde “vatan sevgisi, hürriyet” önemli bir yer tutar. Şiirlerinde biçim bakımından eskiye bağlı kalsa da “vatan, millet, hürriyet, hak, adalet” gibi yeni kavramları ele alır. Söz oyunlarından, sanatsal ifadelerden arınmış bir şiir dili kullanır. Savunduğu düşünceyi, şiirlerinde açıkça ortaya koyar. Sanatçı, her an yeniliğin peşinde olur. 

Namık Kemal, yüzyıllar boyu süren insanın güçsüzlüğü fikrine karşı çıkar ve insanın bir kahraman olduğu görüşünü savunur. Düşüncelerini geniş halk kitlelerine yaymayı hedeflediğinden anlaşılır ve hitabete uygun bir nesir peşindedir. Türkçenin kurallarını eksiksiz düzenlemek, halkın kullandığı kelimeleri benimsemek, dili oluşturan ögelerin yazım ve anlam bakımından olgunluğa erişmesini sağlamak, dili sanatlı söyleyişin baskısından kurtarmak amacını taşır.

Kısacası halk dilini kullanmayı amaçlayan Namık Kemal, bunu büyük ölçüde gerçekleştirmiştir. Özellikle tiyatro eserlerinde günlük konuşma dilini kullanmıştır.

Namık Kemal, divan edebiyatına şiddetle karşı çıkmış, çoğu zaman bu edebiyatı ağır bir biçimde eleştirmiştir. Hatta kimi zaman divan edebiyatına karşı gerçek dışı suçlamalar yöneltmiştir. Aruz ölçüsüne karşı hece ölçüsünü savunmuş, kafiyeyi de gerekli görmemiştir. Ancak hece ölçüsüyle çok az şiir yazmıştır. Üstelik şiirlerinde güçlü bir kafiye düzeni olduğu görülmektedir. Namık Kemal’in tüm bunları divan edebiyatını eleştirmek, yeni edebiyatı yerleştirmeye ve etkinleştirmeye çalışmak için yaptığı söylenebilir.

Vatan şairi, şiirlerinde divan şiiri nazım biçimlerini kullanmasına karşın içerikte değişiklikler yapar. O, yeni konuları, yeni düşünceleri, gazel, kaside gibi eski nazım şekilleriyle yazdığı şiirlerinde ortaya koyar. Şairin, gazellerden oluşan bir Divan’ı vardır.

Namık Kemal’in nesri, şiirlerinden daha güçlüdür. Nesirlerinde sağlam bir dil kullanmıştır. Bilgiler, düşünceler içeren nesirleri, hareketli, heyecana getirici cümlelerle örülüdür. Cümlelerin mantık kurgusu son derece sağlamdır. Nesirlerinin en önemli özelliği, hitabet havası taşıması, bir topluluğa düşüncelerini sanki haykıracakmış gibi durmasıdır. Yer yer seciler kullandığı süslü dili, onun nesirlerinin okunmasını engellememiştir.

“İntibah” adlı romanı edebiyatımızda sanat değeri taşıyan ilk roman kabul edilir. Yine “Vatan yahut Silistre” adlı tiyatro eseri yazıldığı dönemde büyük yankılar uyandırmıştır. Özgürlüğü konu alan “Hürriyet Kasidesi” de oldukça ünlüdür.

Romanı ve tiyatroyu toplumsal yaşama soktuğu gibi, edebiyat eleştirisini de Türkiye’ye ilk getiren sanatçılardan biri olmuştur. Oyunlarını “Tiyatro, bir eğlencedir, fakat eğlencelerin en faydalısıdır.” düşüncesiyle yazmıştır. Oyunlarını yazmaktaki amacı eğlendirirken topluma faydalı olabilmektir.

Namık Kemal’in, gazeteci olarak da Türk kültürü içinde önemli bir yeri vardır. Döneminin hemen hemen bütün yenilik yanlısı ve ilerici gazetelerinde yazıları yayınlanmıştır. Siyasal ve toplumsal sorunlardan edebiyat, sanat, dil ve kültür konularına dek çok çeşitli alanlarda beş yüze yakın makale yazmıştır.


Eserleri:

Roman:
İntibah, Cezmi

Tiyatro:
Vatan yahut Silistre, Zavallı Çocuk, Gülnihal, Akif Bey,
Celaleddin Harzemşah, Kara Bela

Eleştiri:
Tahrib-i Harâbât, Takip, Renan Müdafaanamesi, Mukaddeme- i Celal

Düzyazı:
Devr-i İstila, Barika-i Zafer, Evrak-ı Perişan, Kanije, Silistire
Muhasarası (Tarihi Eser)

İntibah 
Ruhsal çözümlemelerinin, bir olayı toplumsal ve bireysel yönleriyle görmeye çalışmasının yanı sıra, dış dünya betimlemeleriyle de Türk romanında bir başlangıç sayılır İntibah. 
İyi yetiştirilmiş bir genç olan Ali Bey, İstanbul’da Çamlıca’da Mahpeyker adlı kötü bir kadına tutulur. Annesi, Ali Bey’i bu kadından ayırmak için evine Dilaşup adlı cariyeyi alır. Terk edildiğini anlayan Mahpeyker, Ali Bey’den öç almak ister. Mahpeyker, Dilaşup’a iftira ederek Ali Bey’i öldürtmek ister. Dilaşup, Ali Bey’i ölümden kurtarır, ama kendisi ölür. Ali Bey de Mahpeyker’i öldürür ve hapse atılır. Ali Bey daha sonra hapisteyken ölür.

Cezmi 
Türk Edebiyatının ilk ve en önemli tarihi romanlarından biri olan Cezmi, aşk ve kahramanlığın, esaret ve zaferin iç içe yaşandığı güçlü bir Namık Kemal romanıdır. II. Selim zamanında Türk-İran seferlerine katılan Cezmi, bilge, şair, savaşçı bir kahramandır. İstanbul’da başlayan olaylar Kırım topraklarına kadar uzanır. Kırım Hanları Adil ve Gazi Giray’ın İran sarayına esir düşmelerinin ardından Cezmi’yi büyük görevler beklemektedir.

Vatan yahut Silistre 
Edebiyatımızda sahnelenen ilk tiyatro eseridir. Toplumumuzun bozulan moralini düzeltmek amacıyla yazılır. 
Silistre bugünkü Bulgaristan’da Tuna ırmağının kıyısında, bir kenttir. 1388 yılında Türkler tarafından fethedilen Silistre, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında çok kalabalık bir Rus ordusu tarafından kuşatılmış, Musa Hulusi Paşa kumandanlığındaki Türk kuvvetleri kırk gün boyunca, kaleyi kahramanca savunurlar. Kitapta, asıl verilmek istenen Vatan Sevgisi’dir. Bunun yanında, Silistre Kalesi’ne yardıma koşan gönüllüler ve bunlardan İslam Bey ile Zekiye’nin aşkı da anlatılmaktadır.

Tahrib-i Harâbât 
Namık Kemal, bu eserini Ziya Paşa’nın yazmış olduğu “Harabat” adlı eserine karşı yazar. Amacı Ziya Paşa’nın çelişkili düşüncelerini eleştirmektir. Namık Kemal, Ziya Paşa’ya yönelik eleştirilerini “Takip” adlı eseriyle sürdürür.

Örnek 1:

Namık Kemal ile ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi
yanlıştır?

A) Edebiyatı, düşüncelerini halka yaymak, bu yolla toplumu geliştirmek için bir araç olarak kullanmıştır.
B) Eski edebiyata karşı olduğu hâlde yeni düşünce ve kavramları yaymak amacıyla yazdığı şiirlerinin çoğunda, biçim ve dil bakımından eskiye bağlı kalmıştır.
C) Batı şiirini tanıtmak amacıyla Fransız şairlerinden manzum çeviriler yapmıştır.
D) Edebiyattaki yerini, nesir alanında özellikle makale, piyes, roman, eleştiri, tarih türünde yazdığı eserler belirlemiştir. 
E) Yazıda konuşma dilinin kullanılmasından yana olmuş ve özellikle tiyatrolarını oldukça sade bir dille yazmıştır.

                                                                     (1990 - ÖYS)

Çözüm: Seçenekleri inceleyelim; Namık Kemal, edebiyatı
düşüncelerini halka yaymada bir araç olarak kullanmıştır.
Yeni düşünce ve kavramları, eski nazım biçimleriyle
dile getirmiştir. Makale, piyes, roman, eleştiri gibi türlerde
eserler kaleme almıştır. Konuşma dilini kullanmaktan
yana olmuş ve daha çok, tiyatrolarında sade bir anlatım
kullanmıştır. Buna göre A, B, D ve E’de belirtilen bilgiler
doğrudur. Ancak C’de verilen Fransız şairlerden şiir
çevirileri yaptığı bilgisi yanlıştır. Çünkü Namık Kemal
Fransız şairlerinden şiir çevirisi yapmamıştır.

                                                                          Cevap C

Örnek 2:



Ziya Paşa’ya karşı bir kırgınlığı vardı; biraz da bu kırgınlığın
etkisiyle olacak Harabat’ın çıkışını iyi karşılamadı.
Birinci cildi için Tahrib-i Harabat’ı, ikincisi için de
Takip’i yazdı.

Bu paragrafta kendisinden söz edilen kişi, aşağıdakilerden hangisidir?

A) Namık Kemal 
B) Abdülhak Hâmit
C) Ahmet Mithat Efendi 
D) Ahmet Vefik Paşa
E) Şinasi

                                                                (1986 - ÖYS)

Çözüm: Ziya Paşa ile kırgınlığı olan ve onun yazmış
olduğu Harabat’a karşılık, Tahrib-i Harabat’ı ve sonrasında
Takip’i yazan sanatçı Namık Kemal’dir.

                                                                  Cevap A


ZİYA PAŞA (1825 - 1880) 

Şinasi ve Namık Kemal’le birlikte, Tanzimat’la başlayan Batılılaşma hareketinin etkisinde gelişen Türk edebiyatının ilk aşamasını oluşturan üç sanatçıdan biridir. Ziya Paşa, Meşrutiyetçi, toplumcu bir şairdir. Fransız İhtilali’nin getirdiği düşüncelerden etkilenmiştir. Yenilikçi düşünceye sahip olsa da divan şiiri geleneğinden bir türlü kopamaz. 
Şiirlerinde hece ölçüsüyle yazdığı bir türküsü dışında aruz ölçüsünü kullanır. Oldukça ağır bir dil kullandığı şiirleri düşünce ağırlıklı olduğundan öğretici niteliktedir. 
Ziya Paşa, padişaha ve Reşid Paşa’ya kasideler yazmıştır. 1859’da yazdığı “Terciibent” şiiriyle tanınmıştır. Divan şiiri geleneğine bağlı kalmıştır. Lirik şiirlerinde eski şiirin bütün estetik ögeleri yer alır. 
Tanzimat döneminin getirdiği “hak, hürriyet, adalet vb.” kavramların yanı sıra “insan, yaşam, kainat vb.” metafizik konuları şiirlerinde ele alır. Rindane özellikler taşıyan aşk şiirlerinin yanında asıl ününü sosyal konularda yazdığı hicivleriyle elde etmiştir. Ziya Paşa’nın şiirlerindeki, özellikle “Terciibent” ve “Terkibibent”lerindeki birçok beyit, atasözü gibi dilden dile dolaşıp günümüze kadar ulaşmıştır.

“Nush ile uslanmayalı etmeli tekdir
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir”
“Bed asla necabet mi verir hiç üniforma
Zerdûz palan ursan eşek yine eşektir”

beyitleri bunlar arasındadır. 
Hürriyet gazetesinde çıkan “Şiir ve İnşa” makalesinde divan edebiyatı geleneğini eleştirir. Halk şiirinin, bizim gerçek şiirimiz olduğu inancını, yazı dilimizin halkı temel olarak alması gerekliliğini savunur. 
Ziya Paşa, daha sonra Türk, Arap ve İran şairlerinden seçtiği şiirlerden oluşan “Harabat” adlı antolojisinin ön sözünde ise divan edebiyatına övgüler düzer. Bu durum, Ziya Paşa’nın, sanat anlayışı bakımından çelişkiler yaşadığını, özellikle eski - yeni arasında gidip geldiğini göstermektedir. Ziya Paşa’nın içine düştüğü bu çelişki Namık Kemal’in tepkisine yol açar. 
Ziya Paşa’nın “Harabat” adlı eserine karşılık Namık Kemal, “Tahrib-i Harabat” ve “Takip” adlı eserlerini yazar. Bu eserlerinde Ziya Paşa’yı ağır bir biçimde eleştirir. 
Ziya Paşa’nın nesri de şiiri gibi sağlam yapılıdır. Dili, zamanına göre oldukça sadedir. Nesirlerinde bireysel gerçeklerle toplumsal sorunları yansıtma başarısı gösterir. Şiir, makale, hiciv-mizah, antoloji, edebiyat tarihi türlerinde eserler yazar. Paris’te bulunduğu yıllarda çeviriler de yapar.

Eserleri:

Şiir:
Zafername, Harabat, Eş’ar-ı Ziya, Terci-i Bend, Terkib-i
Bend

Mülakat:
Rüya

Anı:
Defter-i Âmal

Çeviri:
Engisizyon Tarihi, Endülüs Tarihi, Emil


Zafername 
Nazım-nesir karışımı bir eserdir. Ziya Paşa’nın hiciv tarzında yazdığı bir eserdir. Dönemin sadrazamı Ali Paşa’yı eleştirmek için yazmıştır. Mizahî yönleri de bulunan bu eser “kaside, tahmis, şerh” olmak üzere üç bölümden oluşur.

Harabat 
Türk, Arap, İran şairlerinin şiirlerinden oluşan oluşan üç ciltlik bir antolojidir.

Eş’ar-ı Ziya 
Kendi yazdığı şiirlerinin bulunduğu, ölümünden sonra yayınlanan, şiir kitabıdır.

Terkib-i Bend ve Terci-i Bend 
En çok okunan, beğenilip ezberlenen, atasözü gibi dillerden dillere dolaşan beyitlerle dolu şiir kitabıdır.

Rüya 
Edebiyatımızdaki mülakat (röportaj) türündeki ilk nesir olarak kabul edilir. Ziya Paşa, “Rüya”yı karşılıklı konuşmalar biçiminde yazmıştır. 
Yine bu eserinde Sadrazam Ali Paşa’yı eleştirmiş, onun kötü bir yönetim göstermesinden ötürü görevden alınması gerektiği üzerinde durmuştur.

Defter-i Âmal 
J. J. Rousseau’nun “İtiraflar” adlı eserinin etkisiyle yazdığı, anılarını anlatan yarım kalmış bir eserdir.

Engizisyon Tarihi, Endülüs Tarihi 
Her ikisi de çeviri eserdir.

Emil 
J. J. Rousseau’dan çok güzel bir dille çevirdiği eserdir.





ŞİNASİ (1826 - 1871)

Şinasi, Batı etkisindeki Türk edebiyatının öncü yazarlarındandır. Edebiyatımızda yenileşme Şinasi ile başlar. İlk şiir çevirileri, ilk yerli tiyatro eseri, ilk makale, ilk özel Türk gazetesi ona aittir. Edebiyatımızda noktalama işaretlerini ilk defa Şinasi kullanmıştır.

Edebiyatımızda ilk olarak halk kaynaklarından yararlanır; dil ve folklor çalışmaları yapar. Şiirde biçim olarak divan edebiyatı nazım biçimlerine bağlı kalsa da birtakım değişiklikler yapar. Divan edebiyatındaki “parça güzelliği” anlayışına karşı “bütün güzelliği”, “konu birliği” görüşünü savunur. “Halk, vatan, millet” kavramlarını ilk olarak o kullanır. Türk şiirini söz oyunlarından kurtarır, şiirimize konuşma dilini getirir, şiirde kompozisyon bütünlüğü onunla başlar. Şiiri mecazlardan arındırıp yalın bir dil kullanır. Soyutluktan vazgeçer, somut bir anlatımı yeğler.

Şinasi, veciz söyleyişleri sever, üslubunda kısa ve özlü sözler kullanır. Onun şiirleri yalın ve akılcıdır. Amacı düşüncelerini aktarmak olduğu için şiirleri lirizmden uzaktır. Şiirlerinin düşünceye dayalı oluşu, okura düşüncelerini aktarma isteği, şiirini olumsuz etkilemiştir. Bu yüzden edebiyatımızda şairlik yönüyle değil de şiire getirdiği yeniliklerle ünlenmiştir.

Şinasi, halka karşı büyük bir sorumluluk duygusu taşır. Yazı dilini sadeleştirmek, halkın anlayacağı bir dil kullanmak amacındadır. Bu bakımdan dilde sadeleşme hareketine öncülük etmiştir.

Şinasi’nin düşünce sistemi, akıl ve mantığa dayanır. Bu yüzden nesirlerinde, düşünceleri ön plandadır. Nesirlerinde kısa cümleli bir anlatım göze çarpar. Halkın kolaylıkla anlayabileceği bir tarzda yazmayı amaçlayan sanatçı, düşüncelerini, yalın, açık bir dille aktarır. Söz oyunlarından kaçınır, doldurma sözlere yer vermez. Nesir alanında da komposizyon yeniliğiyle karşımıza çıkar. Türk edebiyatında nesir, Şinasi ile başlar. Dil onunla bir disipline girer. Nesrimize yazı dili özelliği kazandırır.

Şinasi’nin önemli özelliklerinden biri de gazeteceliğidir. 1860’ta Agâh Efendi ile birlikte edebiyatımızın ilk özel gazetesi olan Tercüman-ı Ahval’i çıkarır. 1862’de kendisi Tasvir-i Efkâr gazetesini çıkarır. 1865’te gazeteyi Namık Kemal’e bırakarak Paris’e gider.

Eserleri:

Tiyatro:
Şair Evlenmesi

Şiir:
Müntehabat-ı Eş’ar (Kendi yazdığı şiir kitabı) Tercemei
Manzume (Çeviri şiir)

Düzyazı:
Müntehabat-ı Tasvir-i Efkâr

Atasözleri Derlemesi:
Durub-ı Emsal-i Osmaniye

Şair Evlenmesi

Edebiyatımızda Batılı anlamda ilk tiyatro eseridir. Batı tarzında yazılmasına karşın geleneksel Türk tiyatrosunun da etkisini taşıyan “Şair Evlenmesi”, eski ile yeni, Doğu ile Batı arasında bir köprü olma niteliğine sahiptir.
Bir töre komedyası özelliği taşıyan “Şair Evlenmesi”, görücü usulüyle evliliğin sakıncalarını konu almaktadır.
Batılı tutum ve davranışı, kılık ve kıyafetiyle pek sevilmeyen, eğitimli olmasına rağmen saf bir yapıya sahip Şair Müştak Bey, sevdiği Kumru Hanım’la, kılavuz ve yenge hanımlar aracılığıyla, yani görücü usulüyle evlenmiştir. Nikah sonrasında kendisiyle evlendirilen kişinin, Kumru Hanım’ın çirkin ve yaşlı ablası Sakine Hanım olduğunu görünce önce bayılır , şaşkına döner, sonra duruma itiraz eder. Mahallelinin de işe karışmasıyla iş çığırından çıkar. Başına gelenleri kabul etme mecburiyetinde kalan Müştak Bey’in imdadına arkadaşı Hikmet Bey yetişir. 
Hikmet Bey’in mahalle imamına verdiği rüşvetle olay ilk başta çözülür gibi görünse de, yapılan hile sonuçsuz kalır.

Terceme-i Manzume 

Şinasi’nin şiir alanındaki ilk eseridir. Fransız şiirinden yaptığı çevirilerin yer aldığı bir kitaptır. La Fontaine, Racine ve Fenolon’un şiirlerini Türkçeye çevirerek bu eserinde toplamıştır. Şinasi’nin bu eseri ortaya koymasındaki amacı Klasik Fransız şiirini tanıtmaktır.

Durub-ı Emsal-i Osmaniye 

Şinasi’nin, Türk atasözlerini derlediği bir eseridir. Türk atasözlerini derli toplu bir arada görmek bakımından son derece önemli bir eserdir. Atasözleri alanında araştırma yapanların başvurduğu bir kaynak eser niteliğindedir.

Örnek 1:

Şinasi’nin, edebiyatımızda gerçekleştirdikleri arasında
aşağıdakilerden hangisi yoktur?

A) Halk için roman yazma hareketini başlatmıştır.
B) Dilde sadeleşme hareketine öncülük etmiştir.
C) La Fontaine’den çeviriler yapmıştır.
D) İlk özel gazeteyi çıkarmıştır.
E) İlk tiyatro yapıtını yazmıştır.

                                                              (2007 - ÖSS)

Çözüm: Şinasi’nin, edebiyatımızda gerçekleştirdikleri
arasında A’daki yargı yoktur. Çünkü Şinasi hiç roman
yazmamıştır.

                                                                   Cevap A

Örnek 2:

Tanzimat Edebiyatının kurucularındandır. Şiir de yazmış
olmakla birlikte asıl ününün gazetecilik alanındaki
çalışmalarıyla sağladı. Çıkardığı Tasvir-i Efkâr gazetesinde
halkın anlayacağı bir dille yazmanın gerekliliğini
savundu. Düzyazıda noktalama işaretlerini kullanarak
düşüncelerini kısa, yalın cümlelerle anlattı. Konuşma
dilini başarıyla kullanarak batı tekniğine uygun tiyatronun
ilk örneğini de o verdi.

Bu parçada sözü edilen sanatçı aşağıdakilerden hangisidir?

A) Namık Kemal 
B) Ziya Paşa
C) Şinasi 
D) Şemsettin Sami
E) Agâh Efendi

                                                                  (1998 - ÖYS)

Çözüm: Asıl ününü gazeteciliğinden sağlaması, “Tasvir-
i Efkâr” gazetesini çıkarması, düzyazıda noktalama
işaretlerini kullanması bilgilerinden parçada sözü edilen
sanatçının Şinasi olduğunu anlıyoruz.

                                                                    Cevap C